Sendikal Hareketin Krizi ve DİSK Genel Kurulu

Sendikal Hareketin Krizi ve DİSK Genel Kurulu

ürkiye işçi sınıfının mücadele tarihinin en önemli örgütlerinden biri olan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) 15. Olağan Genel Kurulu’nu  12-13-14 Şubat tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirdi.

Genel Kurul, ülkede burjuva hükümetin gitgide pervasızlaştığı, işçi sınıfına ve ezilen  halklara yönelik saldırıların artarak sürdüğü, kıdem tazminatının gasp edilemeye çalışıldığı, yıllardır yürütülen  güvencesizleştirme çabaları, kıdem tazminatının gaspı ve taşeronlaştırmaya ilaveten, özel istihdam bürolarının yaygınlaştırılmaya çalışıldığı, şovenizmin sınıfın birliğini her zamankinden fazla dumura uğrattığı bir dönemde toplandı. Ayrıca bu arada tüm sendika başkanları tarafından, bundan önceki genel kurulda yaşanan yarılmanın ortadan kalkacağı söylenmişti ve birlik beraberlik içinde bir kongre temenni edilmişti.

Birinci gün Genel Kurula, AKP hükümetinin Çalışma Bakanı olan Süleyman Soylu’ nun, delegelerin tepkisi üzerine genel kurulu terk etmek zorunda kalması damgasını vurdu. Ertesi gün, DİSK’ e bağlı Birleşik Metal İşçileri Sendikası Kocaeli Şube Başkanı Talat Çelik, Çalışma Bakanı’nın salondan ayrılmak zorunda kalmasını eleştirerek, DİSK Genel Başkanı Kani Beko’ yu delegelere sahip çıkamamakla, onları denetleyememekle suçladı. Buna karşılık birçok delege söz alıp, Bakanın gönderilmesinin ve tepki  verilmesinin olağan olduğunu söyleyerek birinci günkü delegelerin tutumunu doğru bulduklarını ifade ettiler. Dev- Sağlık- İş Sendikası Başkanı Arzu Çerkezoğlu ise  “Kıdem tazminatının gaspından, özel istihdam bürolarına kadarki bu süreçte iktidarın bu alandaki birinci kişisinin tepkiye maruz kalması doğaldır” dedi.

Bu arada halen çalışmakta olan kadın komisyonuna tüzüksel bir statü kazandırmak amacıyla verilen önerge ilkin kabul edilir gibi olurken, oylamanın yenilenmesi üzerine reddedilmiş oldu. Bu da emekçi kadınların mücadelesine  hâlâ şaşı bakan anlayışın devam ettiğini göstermesi bakımından önemli bir diğer sonuç oldu.

Genel Kurulun üçüncü gününe  ise Devrimci Sağlık İş Başkanı Arzu Çerkezoğlu ile Birleşik Metal İş Sendikası Başkanı Adnan Serdaroğlu’nun tartışması damgasını vurdu. Adnan Serdaroğlu, Genel Kurul öncesinden başkan adaylığını ilan ettiğinden olsa gerek, yönetimde olmayı ve kendisine önerilen Genel Sekreterlik görevini kabul etmiyordu. Dev – sağlık İş Başkanı Arzu Çerkezoğlu’nun görüşme talebini de reddedince, oldukça tepkili ve sıkıntılı bir süreç başlamış oldu. Arzu Çerkezoğlu’nun konuşmasında, Adnan Serdaroğlu’nu kastederek “benimle kadın olduğum için mi, solcu olduğum için mi görüşmüyorsun” ? demesi Genel Kurul  divan başkanlığının müdahalesine neden oldu. Divandan yapılan açıklamada, “DİSK Genel Kuruluna gelmiş her bir insanın solculuğu sorgulanamaz” denildi. Yine Arzu Çerkezoğlu’nun konuşmasının devamında, “işçilerin en geri taleplerinin savunucusu olma” eleştirisi üzerine Birleşik Metal İş, Nakliyat İş ve Sosyal İş delegeleri tarafından tepki gösteriliyor ve bu sendikalar Genel Kurulu terk ediyordu. DİSK Genel Kuruluna, birlik beraberlik mesajları vererek gelen sendikaların, uzun süredir devam eden  krizi bitireceklerine ilişkin beklentiler de suya düşmüş oldu.

Daha kongre öncesinden başlayarak verilen demeçlerde ( örneğin Birleşik Metal İş Sendikası örgütlenme uzmanı Alpaslan Savaş, Sol Dergisi’ne verdiği röportajda)  “CHP- HDP gölgesi DİSK’in üzerinden kaldırılmalıdır” demişti. Kongreden sonra ise Adnan Serdaroğlu, DİSK’de sınıf sendikacılığının artık bittiğini  ilan etmekte bir sakınca görmedi. Devam eden eleştirilerde zımnen Genel-İş Sendikası hedef tahtasına konuldu. Ayrıca Çalışma Bakanı’nın her ne kadar AKP ‘li olsa dahi onunla yakın bir biçimde çalışılacağı için tepki gösterilmesinin yanlış olduğu vurgulanıyordu. Ancak, Genel Kurul izlenimlerine göre Çalışma Bakanı’na tepki gösterenler içinde Sosyal İş, Birleşik Metal İş ve Nakliyat İş delegelerinin bir hayli olduğu da göze çarpan bir olgu olduğunu söylemek lazım gelir.

DİSK, bazı dönemlerde yapmış olduğu genel kurullarda sınıf mücadelesi açısından önemli stratejik kararlar almıştır. Aldığı bu kararlar işçi sınıfının  en azından gelecek bir on yılını az çok belirleyen nitelikte olmuştur. Bu nedenle ilk önce sınıf mücadelesinin keskin virajlarında alınan kararlarına bakılacak olursa, bugün DİSK’in ne durumda olduğu daha doğru anlaşılacaktır.

DİSK’in temel  belgelerinde, özellikle 1967’ de kuruluşunda, sömürüyü sınırlama  ve sömürüyü ortadan kaldırma hedefleri olabildiğince açık olarak yer almaktadır. DİSK, kuruluşunda  işçi sınıfının  siyasetin içinde ve müdahil olması gerektiğini düşünüyor. Ekonomik ve politik mücadelenin birbirinden ayrılamayacağını ilan ediyordu. Bu anlamda DİSK, işçi sınıfının “sol” duyusuna güveniyordu. Tabandan gelen dinamizmi dikkate alan onun talepleri ve mücadelesini esas alan bir yerden politikalarını oluşturmaya çalışıyordu.

Yine bir örnek verecek olursak, 1975 yılında yapmış olduğu genel kurulunda o dönem DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler konuşmasında “anti-faşist, anti-kapitalist anti-emperyalist bir cephenin oluşması için üzerimize düşen tarihsel ve sınıfsal görevlerimizi daha iyi daha olumlu yerine getirmek üzere ileri” demişti. Kimi önemli gel- gitlere rağmen, bu bakış açısının  12 Eylül’e değin DİSK’e hakim olduğunu, yani 1975 – 1980 dönemini sınıf siyaseti itibarıyla önemli ölçüde belirlediğini söyleyebiliriz.

Ancak 12 Eylül sonrasında, Haziran 1992’ de Ören’de DİSK yeniden açıldıktan hemen sonra,  genişletilmiş sendikalar kurulu toplantısı düzenlenmişti. Burada alınan kararlarda, DİSK’in tarihsel misyonu ile uyuşmayan, Türkiye  ve dünya ölçeğinde değişen şartları öne süren, sınıf mücadelesini değil sermaye ile işbirliğini  ve uzlaşmayı öngören politikalar öneriliyordu. Artık sorunları “masada çözeceğiz” denilerek TÜRK-İŞ ‘i takip edeceklerini ilan ediyorlardı. 1992’ den sonra bu tarz-ı siyaset daha da perçinlenerek devam etti.

2008 krizi ile başlayan süreçte ise yaşanan krizlerin boyutlarının her geçen gün ağırlaşması ile beraber işçi hareketinin kıpırdanması, yeni mücadele dinamiklerine doğru yönelmeye çalışması, özellikle Gezi süreci ile  sokağın mücadele alanı haline getirilmesi, her durumda sendikaları, konfederasyonları etkisine alan bir sürece dönüşmüştür. Ülkede artık işçi sınıfı örgütlenmek için sürekli yollar aramaktadır. İşçiler eğer örgütlü değillerse ilk önlerine gelen sendikalarda örgütlenmeye  çalışmaktalar. Yine işçiler, var olan sendikalarından memnun değillerse, sınıf çıkarlarını koruyacaklarını umdukları sendikalara doğru yönelmekte,  onların yetersizleştiği koşullarda ise kendileri yeni dayanışma örgütleri kurmaya çalışmaktadırlar. İşçi sınıfı içerisinde, kısmen de  DİSK içerisinde yavaş yavaş militan sendikacılık anlayışlarının gelişmekte olduğu gözlemlenebilir bir olgu durumuna yükselmiştir.

İşçi sınıfının birikmiş sorunları masa başında, siyaset dışı kalarak çözülecek boyutta değildir. Günümüzde, sınıfın sorunları ertelenemez bir boyuta gelmiştir. DİSK içerisindeki sendikalar, TÜRK-İŞ gibi partiler üstü bir siyaset izleyemezler. İşçi hareketi, ücret sendikacılığından daha ötede taleplere sahip çıkmalıdır.

Esas olarak bir tanım yapmak gerekirse, “sendikaların sınıf mücadelesindeki yeri ve rolünü belirleyen temel kriter, ücretler ve çalışma koşullarını iyileştirmede elde ettikleri başarılar değil, sınıf mücadelesinin amacıyla olan bağlantılarıdır.” Artık bir sendika ya da konfederasyon, mevcut durumunu koruma üzerinden politika yapamaz.  (Program Taslağı, Söz ve Eylem Dergisi)

DİSK’in tarihine bakıldığında, sınıf bilincine az çok kavuşmuş işçilerin neler yapabildiği görülecektir. O dönemlerde devrimci işçiler haklar ve özgürlükler için mücadeleyi birbirinden ayırmaksızın sürdürmenin yolunu kendi deneyimleri üzerinden yaratmışlardı. DERBY fabrikasının işgali, daha önce gazetemiz sayfalarında anlattığımız Alpagut  deneyimi ve 15-16 haziran örneklerinde olduğu gibi, yasaları ya da Çalışma Bakanı ile kurulacak iyi ilişkileri değil, mücadelenin meşruluğunu esas alan yöntemleri kullanmak alışıla gelmişti.

İşçiler, o dönemlerde sendika hakkını, grev ve toplu sözleşme yapma hakkını  dişe diş mücadelelerle kazandıkları için ve mücadelelerinde sendikacıları tarafından yalnız bırakılmadıkları için DİSK’i kendilerine ait bir yapı olarak görüyorlardı ve sendikalarına sonuna kadar sahip çıkmışlardı. Bu sahip çıkışı sağlayan, o dönemde mücadelenin öncüsü konumunda olanların tavizsiz tutumlarını sözlerle değil aktif biçimde ortaya koymalarıydı.

İşçilerin kendi örgütlerine bu sahip çıkma tarzlarını bugün de hayata geçirmek, sınıf hareketini güçlendirmek için hayati önem taşıyor. Çünkü işçi sınıfının kurtuluşu ne yerel, ne de ulusal bir sorundur. Şovenizme karşı, milliyetçi ön yargılara karşı mücadele  etmek onun vazgeçilmez görevlerindendir. İşçi sınıfı, ülkede olup bitene sessiz kalamaz; ülke coğrafyasının bir tarafında oluk oluk kan akarken bu sürece omuz silkemez. İşçi sınıfının sol duyusu sınıf kardeşliği üzerine kurulabilir bir olgudur. Kitle tabanımız “milliyetçi muhafazakar” denilerek bugünkü iktidara karşı mücadeleden geri durulamaz.

Diğer yandan şu partilerden bağımsızlık sorunu oldukça yanlış anlaşılan  bir durumdur. Bunu sınıfın literatürüne sokan her ne kadar TÜRK-İŞ de olsa, bugün burjuva ideolojisinden etkilenmiş unsurlar tarafından sık sık kullanılmaktadır.

“Aslında burada yapılmaya çalışılan şey, sendikal örgütlenmelerin işçi sınıfı partisinden koparılması çabasıdır. Burjuva ideologlar çoğu zaman işçi örgütlerini, sendikaları kendi partilerini desteklemeye çağırmaz. Sendikaların hiç bir partiyi desteklememesini öğütler. Bunu yaparak işçileri kendi sınıf partilerinden uzaklaştırır. Böylece işçileri, onlar farkında olmadan burjuva partilerin etki alanına hapseder. Bu anlamda burjuvazinin talebi, bir yandan  işçi örgütünün apolitizasyonun sağlanarak yansızlaştırma siyaseti, diğeri ise sendikaların, işçi sınıfı partisini desteklememesinin gerçekleştirilmesi çabasıdır. “(İşbaşı Gazetesi. Sendikacılık üzerine)

Bugün gelinen noktada DİSK’de yaşanan kriz, reform – devrim ayrışması değildir. Taraflardan hiçbiri sınıf sendikacılığının ana unsuru değildir. Bu anlamda son üç yıldır süren kriz süreci, adeta  “kayıkçı kavgasını” andırmaktadır.

Güvencesiz çalışmaya, küçük iş yerlerinde örgütlenmeye, kıdem tazminatının kaldırılmasına, istihdam bürolarına, vb. karşı nasıl tavır alacak, ne tür eylemler örgütlenecek, ne tür direnişler ortaya konacak bunlar  Genel Kurul’da konuşulamamıştır. Ayrıca DİSK ‘in temel görevlerinden olan toplumsal muhalefet görevlerinin içeriği somutlanamamıştır. İçi boş bir AKP karşıtlığından ötede toplumsal muhalefet güçlerinin ortak bir eylem programı oluşturulamamıştır. Adeta kangrene dönen Bursa’daki metal işçilerinin sorunları ve Renault işçilerinin ek zam taleplerinin gerçekleşmesi için ne tür ortak eylemler yapılacağı verilen önergelere rağmen belli değildir.Bu anlamda Genel Kurul’un, DİSK Yönetim Kurulu seçimleri dışında, bakanın gönderilmesi dışında elle tutulur bir kararı ve kazanımı olamamıştır. Son DİSK Genel Kurulu, burjuvaziden ideolojik, politik ve örgütsel olarak bağımsız bir siyasal önderliğin olmaması sonucu, sıkıntılı bitmiştir. Bugün yakıcı sorun, bu durumun değiştirilmesi sorunudur; işçinin bu işe girişmesidir.

Paylaş

Comments

  1. Bu eleştiriler DİSK için yeni değildir. Disk’in sınıftan kopuş macerası da yeni değildir. En kıymetli görülen sendikanın durumu yukarıda ki gibiyken komünistlerin işçi sınıfının örgütlenme model ve yöntemleri ile ilgili yeni önerilerini tartışmak doğru olmaz mı? Bu tartışmayı açmak komünistlerin ivedi görevidir de ayrıca. Neredeyse Son 15 yıldır yaşanmış emek direnişlerinin bir çoğunda gözlemleyebildiğim kadarıyla direniş kendiliğinden işçilerin kendi kararları ile çıkmaktadır. Yani belki de yaşadığımız son 15 yıllık envanterimizi açıp yeniden değerlendirmemiz gerekiyor. Dostça

Comments are closed.