Halklara Karşı Savaşa Hayır!

Halklara Karşı Savaşa Hayır!

Bölgede ve Türkiye’de istikrarsızlık derinleşme eğilimini koruyor. Emperyalist devletlerin Irak ve Suriye’yi dizayn etme planları, farklı seçeneklerin devreye girmesiyle sürüyor. Irak ( etnik, dinsel, mezhepsel homojen bölgeler yaratılarak ) fiili olarak üçe bölünmüş durumda. Rusya ve Çin’in karşı duruşu ve Esad’ın “beklenenden daha direngen çıkması” işleri zorlaştırsa da artık bundan böyle tek bir Suriye’den söz etmek imkansız.
Bölgede ve Türkiye’de istikrarsızlık derinleşme eğilimini koruyor. Emperyalist devletlerin Irak ve Suriye’yi dizayn etme planları, farklı seçeneklerin devreye girmesiyle sürüyor. Irak ( etnik, dinsel, mezhepsel homojen bölgeler yaratılarak ) fiili olarak üçe bölünmüş durumda. Rusya ve Çin’in karşı duruşu ve Esad’ın “beklenenden daha direngen çıkması” işleri zorlaştırsa da artık bundan böyle tek bir Suriye’den söz etmek imkansız.

Türkiye, baştan beri Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun emperyalist dizaynında önemli roller üstlendi. Suriye müdahalesinde büyük bir iştahla gönüllü olarak yer aldı. Hesabı, bölge devletlerinin hemen hepsi ( Irak, Mısır, Libya,Tunus, Yemen, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn vb.) kaos içindeyken bölgede etkin bir konum yakalamak, aktif olarak yer almayı planladığı Suriye müdahalesini bin bir türlü manevrayla, katliamlarla bir türlü “çözemediği” Kürt Ulusal Mücadelesine karşı genel bir saldırıya dönüştürmekti.

ABD ve müttefiklerinin öngördüğü müdahale olasılığı, Rusya – Çin cephesine çarpıp biçim değiştirince bundan en fazla Türk devleti etkilendi. Müdahaleyi bir oldu bittiyle başlatabilmek için provokasyon üstüne provokasyon denedi. Bununla da istenilen sonucu elde edemeyince bu kez son koz olarak DAİŞ, El Nusra gibi selefi grupları aktif olarak destekledi.

El Nusra vb. selefi grupların aktif desteklenmesi, özellikle Suriye’ye askeri müdahalenin ortadan kalkmasından sonra Türk devletinin Suriye politikasının ana eksenini oluşturdu. DAİŞ’in Kürt kantonlarının üzerine sürülmesi bu politikanın bir gereğiydi. Ancak bu girişim Kobane’de geri tepti. Kürtler, PYD’ye bağlı silahlı güçler, ‘koalisyon güçleri’nin de desteğiyle sadece düştü düşecek denilen Kobane’ye yönelik DAİŞ saldırısını püskürtmekle kalmadı, kantonlar arasında kalan Tel Abyad’ı da DAİŞ’ten temizledi. Cizire – Kobane kantonlarını birleştirerek mevcut siyasal statüsünü güçlendirme yolunda önemli bir adım daha attı. Türkiye yine “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan oldu.”

Türk devleti Suriye’deki başarısız hamlelerin ardından DAİŞ’le kurduğu suç ortaklığını DAİŞ’i Türkiye Kürdistanı’na çekerek sürdürdü. Suriye’de iç savaşın başlatılmasının ardından binlerce genç, istihbarat örgütüne bağlı, örtülü ödenekten beslenen özel örgütlenmeler eliyle Suriye’ye gönderildi, DAİŞ saflarında ideolojik ve silahlı eğitimden geçirildi. Devletin ve hükümetin Suriye’de DAİŞ’le kurduğu suç ortaklığı 7 Haziran seçimleri öncesinden başlayarak Türkiye’ye taşındı. HDP’nin seçim çalışmaları çeşitli yöntemlerle engellenmeye çalışıldı. Parti binaları bombalandı; HDP Diyarbakır mitingine bomba atılmasıyla tırmandırılan suç ortaklığı, seçim sonrası Suruç’ta 32 genç devrimcinin öldürülmesiyle en tepe noktaya ulaştı.

Bütün bu başarısız hamlelere rağmen Türk devleti bugün de Suriye müdahalesinin başlangıcındaki konumunu sürdürmektedir. Ne bir yolunu bulup Suriye’ye müdahale etme ve bu müdahaleyi Kürt halkına karşı bir katliama dönüştürme hedefinden, ne de bu hedefe ulaşmak için DAİŞ ve diğer selefi gruplarla kurduğu suç ortaklığından vazgeçmiş değildir.

Türkiye, Suriye’ye müdahalenin farklı yollarını denerken, bölgede son iki ayda önemli değişmeler yaşandı.

İran

İran ile Birleşmiş Milletler daimi üyeleri ve Almanya arasında yıllardır sürmekte olan görüşmeler Temmuz’da varılan anlaşmayla bir sonuca bağlandı. Atom bombası yapımını geçici olarak askıya alması karşılığında İran’a uygulanan ambargo büyük ölçüde hafifletildi. Bu gelişme her ne kadar ABD – İran ilişkilerinin normalleşmesi olarak değerlendirilse de emperyalist devletlerin bölgede son beş yıldır izledikleri politika bunun aksini gösteriyor. Hatırlanacaktır, ABD’nin başını çektiği emperyalist blokla müdahaleye uğrayan ülkeler Irak, Libya ve Suriye arasında müdahale öncesinde hiçbir ciddi anlaşmazlık yoktu. Özellikle Saddam ve Kaddafi müdahaleye uğradıklarında, emperyalist devletlerin dümen suyunda hareket etmekteydiler. Bu ülkelere müdahalenin normalleşmenin hemen ardından geldiği hesaba katıldığında aynı yolun İran için sözkonusu olmadığı söylenemez. Nitekim, anlaşmanın hemen ardından İran’ın en önemli yumuşak karnı olan Kürt sorununa reformcu yaklaşımlar sergilemesi böyle bir emperyalist müdahaleyi hesaba kattığını gösteriyor. Ancak bunun için en azından Irak ve Suriye’deki mevcut kaosun geçici de olsa belirli bir sonuca bağlanması gerekiyor. Bunun için en başta Irak ve Suriye’yi etnik, dinsel – mezhepsel temelde homojen bölgelere ayırıp yeni devletlerin oluşmasının yollarını döşeyerek işlevini yerine getiren DAİŞ’in bir şekilde adım adım denklemin dışına çıkarılması gerekiyor. DAİŞ’in Suriye – Irak denklemi dışına çıkartılması, İhvan’ın etkisizleştirilmesinin ardından Türkiye’nin bölgedeki en önemli dayanağını kaybetmesi anlamına geliyor.

Suriye ve Türkiye

İran’la beş BM üyesinin imzaladığı anlaşmanın hemen ardından Suriye sorununda da yeni gelişmeler yaşandı. Temmuz ayı içinde Rusya, ABD ve Suudi Arabistan dışişleri bakanları Suriye sorununu görüşmek üzere bir araya geldiler. Kahire’nin ev sahipliği yaptığı toplantılar sürerken, ABD Mısır’a uyguladığı silah ambargosunu kaldırdığını açıkladı. Kahire görüşmeleri bölgeye ilişkin emperyalist müdahale planlarında bazı önemli değişmelere işaret etti. Birincisi, toplantıya ev sahipliği yapan Mısır yeniden Ortadoğu denklemindeki eski konumuna döndü. İkincisi, Suudi Arabistan’ın toplantıya katılmasıyla Türkiye – Suudi Arabistan – Katar ittifakı önemli bir darbe aldı. Üçüncüsü ise, ABD ile Rusya arasında Suriye sorununa ilişkin önceliklerde önemli bir yakınlaşma sağlandığı ortaya çıktı. Bu gelişmeler Esad’ı güncel politikada arka plana atarken,DAİŞ’e karşı mücadeleyi ön plana çıkardı.

Önce Almanya, ardından ABD’den gelen açıklamalar güncel politikadaki bu değişimi teyit etti. Almanya ve ABD, Türkiye’nin isteği üzerine Gaziantep ve Malatya’ya yerleştirilen Patriot füze bataryalarının geri çekileceğini açıkladılar. Hatırlanacağı üzere bu bataryalar yaklaşık iki yıl önce Suriye tehdidi gerekçe gösterilerek Türkiye’ye konuşlandırılmıştı. Bu hamleyle hem Suriye politikasındaki değişim, hem de Suriye’nin Türkiye’yi tehdit etmediği doğrulanmış oldu.

Aynı dönemde bir başka anlaşma Türkiye ile ABD arasında yapıldı. Anlaşma, üçüncü taraflara Türkiye’nin DAİŞ ile mücadeleye daha etkin katılımı olarak sunuldu.

Türkiye anlaşmayı, DAİŞ’le suç ortaklığını belgeleyen dosyaların önüne konulmasıyla, zorunlu olarak kabul etti. Anlaşmanın ardından devletin DAİŞ’e  karşı düzenlediği göstermelik operasyonlar bu gönülsüzlüğü açığa vuruyor.

DAİŞ’le daha etkili mücadele adı altında lanse edilen anlaşma bir dizi unsuru bir arada içeriyor.

-İncirlik ve başka bazı üslerin hava unsurlarına açılmasıyla Türkiye koalisyon güçlerine DAİŞ’e karşı daha etkili bir operasyon yürütme olanağını sunuyor.

-İki Kürt kantonu ( Kobane – Afşin) arasında kalan ve halen DAİŞ’in kontrolü altında bulunan Cerablus bölgesinin DAİŞ’ten temizlenerek, şimdilik de olsa, daha “ılımlı” bir gücün bölgeye yerleştirilmesini öngörüyor.

-Kürt ilerlemesinin geçici olarak Kobane’de durdurulması karşılığında Türkiye PYD’ye, PYD’nin kontrolündeki kantonlara saldırıda bulunmayacağını taahhüt ediyor. Türkiye, Kürtlerin Suriye’de elde ettiği statüyü fiilen tanımak zorunda kalıyor.

-Bunlara ek olarak anlaşma PKK’ya karşı “sınırlı” bir sınırdışı operasyona olanak veriyor.

Anlaşmanın hemen ardından Türkiye, aynı anda PKK’ya ve görünüşü kurtarmak için DAİŞ’e operasyon başlattı. DAİŞ’e yönelik operasyonlarda yakalananlar bir biri ardından serbest bırakıldı. PKK’ya yönelik operasyonlar kamp bölgesi, sivil yerleşim yeri ayırt etmeksizin sürdürüldü, sürdürülüyor. Sınır dışı operasyon kısa sürede hava, kara, polis, mit, güvenlik örgütleri, Hizbullah ve DAİŞ militanlarının katılımıyla sınır içine taşındı. Türk devleti binbir yolu deneyerek Suriye’de oluşturamadığı “güvenli bölgeyi”, her birini birer savaş alanına çevirerek Kürt illerinde oluşturdu.

Erdoğan’ın Kürt seçmeninden intikam alma girişimi devletin sürdürdüğü terörü daha acımasız hale getirdi. Bununla birlikte Kürt halkına dayatılan bu çok boyutlu ( katliam, faili meçhul, bombalama, tehcir, işkence ) savaşı sadece bir intikam ya da yeniden seçim kazanma taktiği olarak görmek, en hafif deyimle Kürt halkını bir kez daha aldatmak, Erdoğan nezdinde Türk devletini aklamaktır. Her ne kadar Erdoğan devlet terörünü seçim kazanmak için kullanacaksa da, savaş bir devlet politikasıdır. Kürt ulusal kurtuluşunun kurucusu ve savunucusu gerillayı tasfiye etme harekatıdır.

Gerillayı Türkiye’ye karşı topyekun silah bıraktırmayı amaçlayan bu saldırı, aynı zamanda bir NATO operasyonudur. Saldırının ABD (NATO) – Türkiye görüşmelerinin hemen sonrasında başlaması, Almanya, ABD, NATO ve Batı’dan gelen  “Türkiye’nin güvenlik endişelerini anlıyoruz, ama çözüm süreci de devam etmelidir” yollu açıklamaları ve “PKK Türkiye’ye karşı silah bırakmalı” çağrıları, gerillanın tasfiyesinin ortak hedef olduğunu gösteriyor.

Bugün Kürt Ulusal Hareketine, gerillaya dayatılan tasfiye taktiği ne yenidir, ne de Türkiye’ye özgüdür. Daha önce başka ülkelerde ( Filistin, Güney Afrika vb.de) denenen ve başarıyla yürütülen bu taktik, savaş – çözüm, görüşme ikilemi üzerine oturuyor.

Türk burjuvazisi bu taktiği Kürt hareketine karşı 1990’ların sonundan itibaren deniyor. Önce gerilla ve halkı hedef alan, hiçbir kurala bağlı olmayan çok yönlü yoğun bir terör yürütülüyor. Terörün en tepe noktasında Öcalan’ın devreye girmesiyle çözüm – diyalog sürecine geçiliyor. Bu tarz bugüne kadar her seferinde daha sinsi, daha acımasız bir terör ve ona eşlik eden ideolojik saldırı eşliğinde sürdürüldü, sürdürülüyor.

Devletin yeniden bu taktiği uygulamaya koyması bugüne kadar verdiği ödünler ve elde ettiği sonuçların yeterli olmadığını gösteriyor. Görünen o ki, bu kez aynı taktik daha kapsamlı ve sonuca endeksli olarak yürütülüyor.

Savaşın yeniden ön plana çıkmasından hareketle çözüm sürecinin bittiği, ya da dondurulduğu biçimindeki açıklamalar tamamıyla Kürt halkını, halkları aldatmaya yönelik bir manipülasyondur. Tersine, ( Kürt ulusal mücadelesi için) baştan beri bir tasfiye süreci olan “çözüm süreci” devam ediyor. Değişen sadece kullanılan araçlardır. Yeniden yer değiştirmek üzere görüşme trafiği, silahla yer değiştirmiştir.

Aynı zamanda Kürt ulusal mücadelesinin çeşitli bileşenleri arasındaki görüş farklılıklarını derinleştirmeyi, gerilla ile Kürt halkını, HDP’yi karşı karşıya getirmeyi, üzerinde toplumsal baskıyı arttırarak gerillanın geri adım atmasını sağlamayı da içeren bu taktiğin daha şimdiden beklenilen sonuçları vermeye başladığını söyleyebiliriz.

Gerillanın kendini savunma ve karşı saldırıda bulunma hakkını devletin yürüttüğü terörle aynı kefeye koyarak, haklıyla zorbayı eşitleyerek, “hangi taraftan gelirse gelsin, silahlı mücadeleye karşıyız”, ya da “herkes elini tetikten çekmelidir” söylemlerinin yaygınlaşması, hatta bunun Kürt aydın ve siyasi figürleri tarafından dile getirilmesi, devletin 15 yıldır uygulamalarıyla önemli bir yol aldığını gösteriyor.

Devlet uyguladığı terörden Kürt halkının yılgınlığa düşeceğini, gerillayı sorumlu tutacağını, bunun gerilla üzerinde toplumsal bir baskı yaratacağını, aynı baskının barış söylemiyle batıdan geleceğini ve gerillanın terörle birlikte büyüyecek böyle bir baskıya dayanamayacağını hesap ediyor. Aynı tablodan Erdoğan oylarının artacağını varsayıyor.

Ancak bugüne kadar büyük acılara büyük kahramanlıklarla göğüs germiş Kürt ulusal hareketi ve Kürt halkı, bu iki beklentiyi de boşa çıkaracak güçtedir. Şengal’de, Güney Kürdistan’da ve Rojava’da sağlam dayanaklara sahiptir.

Türkiye devrimcilerine  bu haksız savaşta Kürt ulusal mücadelesine, gerillaya dayatılan tasfiyeye karşı Kürt halkının, Kürt özgürlük mücadelesinin yanında saf tutmak, metropollerde Kürtlere karşı yürütülen ırkçı şoven saldırılara birlikte göğüs germek, Türkiye işçi ve emekçilerini bu ırkçı ve şoven saldırılara karşı uyanık tutmak gibi önemli görevler düşüyor. Hangi gerekçeyle olursa olsun bu görevlerin savsaklanmasını tarih affetmez.

Paylaş