Doğa Talanının Sorumlusu Köylüler değil, Sermayedir – Murat Kalender

Doğa Talanının Sorumlusu  Köylüler değil, Sermayedir – Murat Kalender

Eskiden bizim oralarda evlerin çatıları ne kiremit, ne de sacla örtülürdü. Özellikle Doğu Karadeniz’e özgü ladin ağaçlarından üretilen “Hartama” ile örtülürdü çatılar. Tavanı ister yapılmış, ister yapılmamış olsun hartama örtülü evlerde uyumak bir başka olurdu. Hava sıcaksa belirli bir serinlik verirdi insanın içine, kokusu ayrı bir zevk; yağmur yağarken oluşan tıkırtı ne kiremitin boğuk gürültüsüne, ne de sacın uyandıran sesine benzerdi. Ninni gibi gelirdi yağmurun hartamayla birleştirdiği ses!
Hartamanın hangi dilden bir sözcük olduğunu bilmiyorum. Bu bölgeye damga vuran bir çok ulusun birindendir mutlaka. Ne anlama geldiğini çocukluğumdan beri soruyorum ama her sorduğum alaycı bir şekilde bakarak “hartama hartama” işte diye yanıt veriyor büyüklerim. Şimdi ismini bile bilen azaldı. Sözlüklerin bazıları “hart-hurt” gibi bir şeyler uydurarak “Türkçe” diyor; aslında hiçbir kaynak tam ne ve kimden olduğunu anlatmıyor.
Aslında çok da önemli değil. Hartama hartama işte. Çatıların üstünü yağmurdan koruyan, iyi bir usta elinden çıkmışsa yüz yıl bile dayanan, ladin ağacının en güzel yerinden yapılan, en ince tahta levhalar işte. Nasıl ki, yufkanın en incesi makbulse, hartamanın da en incesi makbul. Eğer tam kıvamında yapılmışsa hartama, özellikle bir delici aletle kesilmediği sürece eskimez. Sanıyorum ağacın öz suyu, yani recinesi onu sağlamlaştırıyor. Bir de üretim sırasında aralık bırakarak dizilip, altına ateş yakılarak sağlamlaştırılanları var ya sac örtüden bile fazla dayanır. Zaman ilerledikçe, hem kaçağı kamufle etmek, hemde dayanıklılığını artırmak için üzerine katran dökülmeye başladıktan sonra hartama hartamalığının büyük bölümünü yitirdi. O güzelim ladin kokusuna uyum sağlayamadı, katranın kokusu!
Belki de hartamayla çatı örtmek ağaç kıyımıydı. Ladinin en sağlam ve budaksız yerini kullanıyordu ustalar ancak… kalanı odun. Diğer ahşap işlerinde pek kullanılmazdı ladin o zamanlar. Ahşap duvarlar ve kirişlerin malzemelerini başka ağaçlardan kullanırdı yapı ustaları. Yani koskoca ladin ağacından bir veya en fazla bir buçuk metrelik iki tomruk hartamalık çıkardı ancak. Diğeri kışlık odun ama çoğunlukla odun olarak bile kullanılmazdı ladin kalıntıları. Çıra gibi yanıp geçtiği için, gürgen veya meşe yoksa kullanılırdı ancak.
Ama yinede doğa kendini yenilerdi. Yere serilip, işe yarayanları alınan koskoca ladin ağacı çürüğünün üzerinde çeşitli canlılıklar oluşurdu bir kaç yıl içinde. Yine bir kaç yıl içinde orman yenilerdi kendini, yere serilenin yerine bir kaç ladin fidanı oluşturarak. Çünkü hartama usta ve kaçakçıları, ormana katır ve kendilerinden başkasını sokmazdı. Koca koca dozerlerin ne gürültüleri vardı o zamanlar, ne de bir dakikada koca ağacı yere serecek ağaç kesme canavarları! Hartama ustası özene bezene seçerdi ağacı. Yere serdiği ağacın işe yaramadığını görüp yenisini kesmezdi hiçbir zaman. Çünkü hem zaman yitirdi, hem de zarar vermek istemezdi ekmek kapısına! Bir mühendis edası ve ustalığıyla seçerdi hartamalık ağacı!
Zamanla hartamaya yasak geldi; kontrol eden ormancılarla beraber. Önceleri ormancılar hartama karının bir bölümüne ortak olmak koşuluyla ses etmedi hartama ustalarına, doğal olarak hartamanın fiyatı da arttı. Hatta katran sürerek kamufle edilmesini önerenler de ormancılardı. İkna etmeler ve cezalar çoğalıp bunlara birde yöre halkını kiremit ve saca yöneltmeler eklenince hartama ve ustaları yok olalı uzun yıllar oldu. Ta çocukluğumuzda, yani elli-elli beş yıl öncesinde yok oldu hartama ve ustaları!
Orman kurtuldu diyordu; ormancılar, orman mühendisleri, bölge şefleri ve müdürleri. “Orman hartamacılardan kurtuldu, artık orman varlığı korunacak” demeyi öğrettiler! Devletin eli uzandı ormanın derinliklerine. Gölardı’na, Kızılcataşa’a, Yapraklıbel’e, Madalağı’na, İkizdere’ye, Döngeri’ye, Gerce Obası’na ve Gıligıli’nin her yerine dozer homurtuları ve grayder sesleri eşliğinde yollar açıldı. En kısa yoldan yok edilen ağaçların yüzde birini bile binlerce yıldır çalışan hartamacıların yok etmesi olası değil! Yollar yapılıyordu orman içlerine, daha çok kesip daha çok kazanabilmek için. Yollar yapılıyordu, binlerce yıldır hartamacıların kıyıp kesemediği fidanları acımadan yok ederek. Mühendisleri vardı devletin kesilecek ağaçları ölçüp, biçip, damgalayarak kesilmesine onay vermek için. Bilim kullanılıyordu sözüm ona! Ama koskoca mühendisler, talan yapılacaksa, yüz binlerce ağacın kesilmesine; bu kadarı da fazla deniliyorsa on binlercesine damga vuruyordu. Bilim girmişti sermayenin hizmetine de, yeni yeni algılıyordu kalın kafalarımız! Ama hala delikanlılığa leke sürmemek için “hartamacılara suç buluyorduk, Gıligıli’yi ve Yapraklıbeli traşlayan burjuvazi ve mühendislerine bakmadan! Çakıl’dan, Döngeri’ye giden yolda kesilen fidanların bile yıllar yılı hartamacıların kestiğinden daha fazla olduğunu görerek hartamacılara yüklüyorduk ormanların talanını!
Daha sonraları “biz gelmeden önce ülke yeşil değildi” diyenlere inanarak bu hallere geldik! Onlar yeşil derken doların yeşilinden bahsediyorlardı ama biz gerçek yeşilden bahsettiklerine onlardan daha çok inandık! Zaman bizi öyle girdaplara çekti ki, can havliyle silkinmeyi bile başaramadık. Yeşil bizim işimiz derken, bize viyadükler ve üst geçitlerin boşluklarına, çift şerit yolların arasına ve otoyolların yanlarına diktikleri süs bitkileri kıvamındaki ağaçlardan bahsettiklerini anladık belki ama anladığımızı kendimize bile açıklayamadık!
İkidere Hes’inde kesilen ağaçların ne kadarı insan eliyle dikilip eski haline gelebir ki? Kaç hartamacının kestiğiyle karşılaştırılabilir? Kaç hartamacı, İkidere HES’inden kazanılan paraları kazanabilmiştir? Milyon desek az mı, çok mu? Ülkenin tüm çatılarını hartamayla kaplasak, Çambaşı orman işletmesinin hangi yıl, neye göre kestiği bilinmeyen talanıyla eşitlenir mi?
Kısacası, burjuvazi “gölgesini satamadığı ağacı keser” de, bize yol boylarına dikilen süs bitkileriyle övünmek kalır! Veya yeşile boyanan yol duvarları! Veya sarmaşık sardırılan viyadük ayakları…!

Paylaş