5 Yıl Sonra 15 Temmuz Üzerine

5 Yıl Sonra 15 Temmuz Üzerine

15 Temmuz darbesi üzerinden beş yıl geçti. Bu beş yılda 15 Temmuz’daki darbenin devletin ve
AKP iktidarının gerçek darbeyi gerçekleştirmek için düzenledikleri bir mizansen olduğu biraz
daha aydınlandı. Darbe öncesinde Genelkurmay’ın ordudaki Fetullahçılar ve diğer muhalifleri
darbeye özendirmek için çeşitli girişimlerde bulundukları, mizansen darbenin mimari olarak
gösterilen Adil Öksüz’ün bu görevi üstlendiği ortaya çıktı. Mizansen darbe, darbeye yol veren
Genelkurmay’ın müdahalesiyle önlenmesinin ardından, darbenin baş mimarı Adil Öksüz
esrarengiz bir biçimde ortadan kayboldu. 20 Temmuz’da ilan edilen Olağanüstü Hal’le darbe
gerçekleşti. Darbenin önce devlete bağlı paramiliter örgütlenmelere silah dağıtılması darbenin
hemen ardından yüzbinleri bulan tasfiye ve tutuklamalar, devlet ve AKP’nin darbeye ilişkin
örgütlenmelerin çok önceden planlandığının diğer bir kanıtı oldu.
Komünist İşçi Hareketi darbenin hemen ardından, darbe girişiminde bulunanların farkında
olup olmamalarından bağımsız olarak (onlar gerçek bir darbe yaptıklarını zannetseler de) 15
Temmuz’un mizansen bir darbe girişimi olduğunu duyurdu. Sosyalistlerde içinde hemen tüm
siyasi aktörler, 15 Temmuz darbe girişimini kınama yarışına girerken, sonraki gelişmeler ve
bugün, darbeden beş yıl sonra ortaya dökülenler, Komünist İşçi Hareketi’nin bu tespitinin ne
kadar doğru olduğunu gösteriyor.
Komünist İşçi Hareketi gerçekleşen darbeye ilişkin hem İşbaşı Gazetesi’nin hem de Söz ve
Eylem’in Ağustos 2016 sayılarında darbeye ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu: “TSK’nın
emir-komuta zinciri tarafından özendirilen ve yine bu emir komuta zinciri ile başarısızlığa
uğratılan (mizansen) darbenin ardından, önceden planlandığından kuşku duyulmayan 20
Temmuz darbe planı uygulamaya sokuldu. 15 Temmuz darbesinin başarısız olduğunun
kesinleşmesinin ardından klasik darbe manzaraları yaşandı. Erdoğan demokrasi kahramanı
edasıyla medyada boy gösterdi. Engellenmiş darbeyi engellemek üzere halkı sokaklara
çağırdı; çağrıya ilk cevap … burjuva partilerden CHP ve MHP’den geldi. Bu partiler
gerçekleşmeyen darbeyi kınama yarışı içinde 20 Temmuz darbesinin yanında saf tuttular.
Demokrasi kahramanlığını Erdoğan’a kaptırmak istemeyen parlamenterler parlamentoya
koştu, parlamento sığınağında kahramanlık madalyalarını taktılar. Hemen her darbede
yaşanan küçük burjuva klasiği bu darbede de yaşandı. Gücün arkasında koşan küçük-burjuva
kitleler başarısız darbenin “engelleyicisi”, başarılı darbenin sokak gücünü oluşturdular. Kürt
halkına karşı imha hareketini yürütüp kahraman addedilenler bu kez vatan haini ilan edilerek
linçe tabi tutuldu. 20 Temmuz darbesi medya tefrikalarıyla süslenerek adeta bir görsel şölen
eşliğinde başarıya ulaştı. Bu şölende tek yer almayanlar belki de darbenin esas muhatabının
kendileri olduğu önsezisiyle AKP karşıtlığıyla darbe karşıtlığı arasında bocalayan işçi ve
emekçiler oldu.
Burjuvazinin en büyük manipülasyonu, 20 Temmuz darbesini bir demokrasi mücadelesi
olarak göstermedeki maharetidir. Demokrasi adına kutsanan darbe ile burjuvazi iç çelişkilerini
yumuşatarak, parlamentoyu, hukuku devre dışına iterek, burjuva siyaseti birleştirip
tekleştirerek istediğini elde etti. İçinde bulunduğu ekonomik ve siyasal krizin çözümünde
önemli bir zaman kazandı, manevra kabiliyetini artırdı. Olağanüstü hal ilanı ile işçi ve
emekçilerden gelebilecek muhtemel patlamalara karşı kazanımlarını bir müddet için de olsa
güvence altına aldı.
15 Temmuz darbe girişiminin “demokrasi kahramanı” Erdoğan, 20 Temmuz darbesi ile
sadece eski suç ortağı ve “baş belası” cemaati mülksüzleştirme ve zor yoluyla tasfiye etmekle
kalmadı, 14 yıllık iktidar sürecinde birlikte işlediği bütün suçları, cinayetleri, faili meçhulleri,

(Roboski, Hrant Dink, vb.) ve Kürt halkına dayatılan imha savaşının sonuçlarını da cemaate
yükleyip, yeni bir günah keçisi yaratarak, kendine ve AKP’ye yönelik toplumsal muhalefeti
etkisizleştirme olanağını elde etti. Darbe sırasında kullandığı dini argümanlarla (Allah’ın
lütfu, camilerden dinsel çağrılar vb.) İslami kesim üzerindeki hegemonyasını güçlendirdi.”
Yazıda, darbeyle sonrasında devletin yeniden yapılandırılması surecinin başlatıldığı, bu
yeniden yapılandırma ile ilgili bir dizi önlemin alındığı belirtilerek, görünenin tersine AKP
iktidarının “gerçekte çok daha güçsüzleştiğini ve devletin yeniden yapılandırılması sürecinin
çatışmalı ve darbelere açık bir süreç olacağı” vurgalandı.” (İşbaşı)
Mizansen darbeyi kınama yarışına girerek gerçek darbeye destek verenler sadece burjuva
partiler değildi. Önce sendikalar sıraya girdi; Türk-İş ve Hak-İş darbeyi açıkça desteklerken
DİSK ve bileşenleri (KESK, TTB ve TMMOB) Erdoğan’ın diktatörlük hedeflerinden söz
ederek 20 Temmuz darbesini görmemezlikten geldi. 19 sendikanın Fetullahçı oldukları
gerekçesiyle kapatılmalarına sesleri bile çıkmadı. Böylece OHAL’in işçi sınıfına karşı
gelecekteki saldırılarına da destek sunmuş oldular. KESK, ancak kendi üyeleri işten
çıkarılmaya başlanınca bir açıklama yapma gereği duydu.
Sosyalist harekete gelince, HDP ve kimi sosyalist parti ve örgütler içinde bulundukları
ideolojik ve politik körlükle mizansen darbeyi kınama yarışına girerek, niyetlerinden bağımsız
olarak gerçek darbeyi es geçtiler. Söz ve Eylem’in Ağustos 2016 sayısında sosyalist harekette
bu ideolojik ve politik körlüğe ilişkin olarak şu değerlendirmeler yer aldı:
“Sosyalist hareketin durumu daha vahimdir. Bugüne kadar yapılmış bütün darbelerin işçi
sınıfı ve sosyalist hareketi hedef aldığını unutmuşçasına burjuva partilerle birlikte darbelere
karşı olduklarını ispatı yarışına girdi. Güçsüzlük ve umutsuzluğun verdiği eziklik içinde “her
türlü darbeye karşıyız” söylemi, sosyalist hareketin amentüsü oldu. 20 Temmuz darbesine
zemin hazırlayan 15 Temmuz’u kınama yarışı içerisinde, 20 Temmuz’u bir darbe olarak değil
de, Erdoğan’ın diktatörlük heveslerini güçlendiren bir girişim olarak değerlendirdi. Böylece
oklarını gerçekleşen darbeye çevirecek yerde, yel değirmenlerine kılıç sallamaya başladı.
Sosyalist hareketin reformist kanadı “demokrasiyi koruma ve geliştirme” adına ekonomik ve
siyasi kriz içindeki devletin bekası için 20 Temmuz darbesine destek veren CHP’nin yanına
koştu. Birçok sendika, meslek örgütü, sosyalist parti/grup (DİSK, KESK, TMMOB, TTB,
BHH, EMEP, TÖPG, Halkevleri, Kaldıraç) (Alıntı-Bir Gün Gazetesi) faşizme karşı birlikte
mücadele umuduyla İstanbul mitingine katılarak CHP’nin yanında saf tuttu. Gerekçe
“faşizme karşı birlik” adına işçi sınıfına neredeyse bir asırdır vaaz edilenin aynısıydı.
“AKP’nin sokak egemenliğini kırmak”, “ İslami faşist diktatörlüğü önlemek”, “ CHP’yi
işbirliğine zorlayarak CHP-AKP ittifakını bozmak”, “ düşmanı tecrit etmek” ve bu yolla
“faşizmi gerileterek” demokrasiyi korumak, kurtarmak.
Başarısız darbe girişiminin ardından HDP’nin darbeye ilişkin ilk açıklaması, “darbeyi birlikte
engelledik, demokrasiyi birlikte kuracağız.” oldu. … AKP’yi yeniden çözüm sürecine
dönmeye “ikna” edebileceğini varsaydı. Kürt halkına karşı imha savaşının hızından hiçbir şey
kaybetmeden sürdürülmesine, yaygın tutuklamalar, baskı ve işkenceler eklenince, HDP
“ikna”ya yönelik tavrından vazgeçerek, olay ve olgulara daha gerçekçi bir pencereden
bakmak zorunda kaldı. Politikadaki bu değişim, kendini “Erdoğan diktatörlüğü” karşısında
“emek, barış ve demokrasi bloğu”nun oluşturulması biçiminde somutladı.” … Olağanüstü Hal
uygulamalarına rağmen “sosyalist hareketteki kafa karışıklığı kendini muhafaza etti.

Faşizmi kimin, -15 Temmuz darbecilerinin mi, Erdoğan ve AKP’nin mi- temsil ettiği “küçük”
ayrıntısı bir yana, HDP ve diğer sosyalist parti ve grupların dile getirdiği faşizme karşı
mücadele cephesi/bloğunun hedefini demokrasinin korunması ve genişletilmesi oluşturuyor.
Bu hedef için kimi sosyalist parti ve gruplar faşizme karşı birlikte mücadele etme adına, bir
burjuva partisi olduğunu ağızlarından düşürmedikleri CHP’nin kapısını aşındırırken, HDP
içerisinde kümelenen diğer kesim “barış, demokrasi ve Kürt sorununun çözümü için”
demokrasi güçlerini, gençleri, kadınları, Alevileri ve sosyalistleri bir cephede birleştirme
çağrılarını tekrarladı.” (Söz ve Eylem)
Bütün Olağanüstü Hal uygulamalarına rağmen Haziran 2017 seçiminde oy kaybına uğrayıp
parlamentoda çoğunluğu kaybedince AKP baskı ve şiddeti daha da koyulaştırdı. Kürt halkına
karşı uygulanan terör ağırlaştırıldı, kentler bombalandı, tutuklamalar arttı. Bu koşullarda
yenilenen seçimde AKP iktidarını sağlamlaştırdı. Haziran seçimi mevcut uygulamaların
iktidarı sürdürmek, istikrarı sağlamak için yeterli olmadığını gösterince AKP de köklü
değişikliklere yöneldi. Köklü değişim Nisan 2017 Anayasa referandumuyla geldi.
Ama bütün bunlar sosyalist parti ve çevrelerde hüküm süren ideolojik ve politik körlüğün
dağılmasına yetmedi. Nisan referandumunda liberal solcular (şimdilerde unutulmuş olsa ve
hala sosyalistler tarafından kabul görse de) demokrasinin geliştirilmesi adına “yetmez ama
Evet’le” iktidarın yanında saf tuttu. HDP ve sosyalist çevreler kendi ideolojik ve politik
yönelimleri çerçevesinde Hayır diyerek referandumun karşısında yer aldılar. Sandıktan çıkan
Hayır’ın Evet’e çevrilmesinden sonra Adalet Yürüyüşünde “kitlelerin yanında yer almak”
kuyrukçu bakış açısıyla CHP konvoyunda boy gösterdiler. Yetmedi, “Hayır” dedikleri
anayasayla düzenlenen Cumhurbaşkanlığı seçiminde ya kendi adayları, ya da HDP ve açıktan
olmasa da, CHP adaylarını destekleyerek yer aldılar. 2019 yerel seçimlerinde aynı yolu
izleyerek CHP adaylarını desteklediler.
Bugün de aynı körlük devam ediyor. Burjuva partilerin işçi sınıfı ve emekçiler karşısına
yekvücut olarak yer aldıkları, devletin içine düştüğü her zor durumda, her kritik dönemde
birlikte hareket ettikleri gerçeği karşısında, mevcut koşulların da beslediği güçsüzlük ve
umutsuzluğa teslim olarak, AKP karşıtlığına dayalı devletin demokratikleştirilmesi,
mücadelesinin düzenin savunusu olduğunu göremeyecek ölçüde körleştiler.
“Kulağa hoş gelse de, devletin demokratikleştirilmesine, demokrasinin korunması ve
geliştirilmesine dayalı bir mücadele anlayışının burjuvazinin içine düştüğü ekonomik ve
siyasal istikrarsızlıktan çıkışını kolaylaştırmanın dışında bir sonuç vermediği tarihsel
deneyimle de sabittir. Bugüne kadar faşizme karşı demokrasinin korunması için başvurulan
cephe taktikleri, en etkili olduğu ülkede bile, örneğin Fransa’da, burjuva demokrasinin
güçlenmesinden başka bir sonuç vermemiştir, veremez. Çünkü demokrasi – kapitalist düzende
önüne hangi ek getirilirse getirilsin- bütün temsili kurumları ve kurallarıyla egemen sınıfa
hizmet eden bir devlet biçimidir. Dolayısıyla bütün sınıfları kapsayan bir demokrasiden söz
edilemeyeceği gibi, kapitalizmde hangi ad altında olursa olsun, burjuvazi ile proletaryayı bir
araya getiren bir demokrasi mücadelesinden de söz edilemez.
Bu noktada iki şeyi birbirinden ayırmak gerekiyor. Devletin demokratikleştirilmesi,
cumhuriyetin-demokrasinin kazanımlarının korunması ile işçi ve emekçilerin yürüttüğü
demokratik hak ve özgürlüklerin korunması mücadelesi aynı şey değildir. Birincisi bütün
temsili kurumları ve hukuk sistemi ile burjuva demokrasinin korunmasını öngörürken ve
bunun için işçi sınıfını seferberliğe çağırırken, ikincisi işçi sınıfının mevcut durumunu
korumayı, mücadele yeteneğini geliştirerek onu daha büyük ve sonuç alıcı mücadelelere
hazırlamayı öngörür. Demokratik hak ve özgürlükler için işçi sınıfının yürüttüğü mücadele,
burjuva devlete karşı yürüttüğü mücadeledir. İşçi sınıfı açısından bu mücadele onun iktidar
için yürüttüğü sınıf mücadelesinin bir parçasıdır ve ondan bağımsız olarak ele alınamaz.
Böylesi devrimci bir hedefe bağlanmayan bir demokratik haklar mücadelesi, eninde sonunda
burjuva düzenin istikrarına hizmet eder.” (Söz ve Eylem)

Paylaş